Nasıl İyi Bir Varlık Olunur?

Doğa bilimci Sy Montgomery, 13 hayvanın ona öteki olmak, sevgi ve insanlığımızın kalbi hakkında öğrettiklerini anlatıyor.

“Dünyamız, onun etrafındaki ve içindeki tüm dünyalar bizim kavrayamayacağımız bir pırıltının tonlarıyla parlıyor ve bu hayal edebileceğimizin ötesinde çok daha canlı, çok daha kutsal bir dünya.”

Filozof Martha Nussbaum, "İyi bir insan olmak, dünyaya karşı bir tür açıklığa ve kendi kontrolünüz dışındaki belirsiz şeylere güvenme yeteneğine sahip olmaktır" diye gözlemlemiştir. Yani ona göre iyi bir insan olmanın temeli, kendimizden başka olana açık yürekli bir merakla bakmaya istekli olmaktır. Bu rahatsız edici, kavranması ve ilişki kurması zor ve ilk başta sevmesi kolay olmayan bir durumdur. Çünkü anlamadığımızı sevemeyiz. Lucille Clifton’ın sevgili şiiri “Yeşilleri Kesmek”in  (“cutting greens”) kalbinde de bu farkındalık ortaya çıkar; her yerdeki canlı şeylerin arasındaki bağın tanınması, aralarındaki geniş ve mucizevi dünyanın sadece küçük bir parçası olmamız ve kendimizin daha iyi bir versiyonu olabilmek için ondan çok şey öğrenebileceğimiz.

Zamanımızın en şiirsel bilim yazarlarından biri olan doğa bilimci ve yazar Sy Montgomery’nin, ressam Rebecca Green tarafından resmedilen otobiyografik macerası “Nasıl İyi Bir Varlık Olunur?”da araştırdığı şey budur. Kitap, insanlığımızın vahşi doğasına atıfta bulunur. Bilim dünyasının ve Ezop'un mirasının, "başka bir türe ait birini tanımanın ruhunuzu şaşırtıcı şekillerde genişletebileceği" şeklindeki temel gerçeğini ortaya çıkarmak için bizleri varoluşsal bir yolculuğa çıkarır.

Elektrikli yılanbalıklarıyla yüzmek, emu dışkılarında ökseotu tohumları kazmak ve dev ahtapotlarla bir araya gelmek gibi alışılmadık ve tutku dolu hayatına geri dönüp bakan Montgomery; bir emudan liderlik hakkında, bir erminden vahşilik ve affetme hakkında ve Thurber isimli tek gözlü bir köpeğin (bir gözü küçükken bir okla kör edilmiş) kusurlu olmasına rağmen bütünlük duygusuyla yaşaması hakkında öğrendiklerini anlatır. Tüm bunlar bir kalbin huşu ile genişlemesine giden yoldaki değerli anlatılardır.

Montgomery'nin ömür boyu süren hayvan sevgisi, çocukluğundaki İskoç teriyeri Molly ile başlamış olsa da, yirmili yaşlarının ortalarında işini bırakıp Avustralya'nın Outback kentinde bir çadırda yaşamak için dünyanın dört bir yanına taşınması ile alışılmadık bir hal aldı. Orada, neredeyse uzaylı gibi görünecek kadar tuhaf ve etkileyici bir hayvanla ilk karşılaşmasını yaşadı:

“Orada emular (bir tür devekuşu) vardı. Yaklaşık 180 cm uzunluğunda ve 35 kilo ağırlığında bu uçamayan kuşlar, dünyanın bir ucundaki bu dünya dışı kıtanın bir sembolü olarak Avustralya’nın arması üzerinde kangurunun yanında duruyor. Bir emu, adeta içine atılmış küçük bir dinozorla birlikte, yarı kuş ve yarı memeli gibi görünüyor. Kahverengi tüyleri, yuvarlak gövdesinden saç gibi sarkıyor. Uzun siyah boynu, bir periskop gibi vücudundan yukarı doğru çıkıyor ve kaz gibi bir gaga ile sona eriyor. Kanatlar güdük ve akla sonradan gelen komik bir düşünce gibi vücuttan dışarı çıkıyor. Ancak güçlü emu, geriye doğru bükülebilen bacaklarıyla saatte 65 kilometre hızla koşabiliyor, bir çit telini gagasıyla kesebiliyor ve tek bir tekmesiyle bir boynu kırabiliyor.

Onları gördüğümde başımın tepesinden omurgama doğru bir şok dalgası sıçradı. Daha önce bir vahşi hayvana hiç bu kadar yakın olmamıştım – hele ki yabancı bir kıtada yabancıyken hiç! Gözlerim korku hissedemeyecek kadar kamaşmıştı. Uzun, pullu bacaklarını kaldırıp dev dinozor ayak parmaklarını katlarken onların zarafeti, gücü ve tuhaflığı karşısında donup kaldım ve gözlerimi yeniden yere indirdim. Boyunlarını bale yapar gibi kıvırarak önümden geçtiler. Sonunda çalı gibi kahverengi tüyleri gözümün önünde yok olup gitti.

Onlar gittikten sonra ruhumda bir farklılık hissettim. Tahmin edebileceğimden daha uzaktaki bir hayatın ilk bakışını yakaladığımı bilmiyordum. O zaman bunu bilemezdim ama bu tuhaf dev kuşlar bana Molly’nin verdiği ilhamı vereceklerdi. Ve bu ilk cesaret gösterisinin karşılığını milyonlarca katla ödeyeceklerdi; sevdiğim her şeyi geride bırakacaktım.”

Bu psişik değişim, daha derin bir cesareti tetikledi. Bizden anlaşılmaz derecede farklı başka bir yaratığa bakmak ve onu korku, önyargı ya da yansıtma olmadan görmek: evrimin ihtişamı ve bizi yaratan aynı güçlere duyulan derin bir sevgi.

Bu cömert bakış açısı Montgomery’nin hayatına damgasını vuracak, geri kalanımız için ötekiliği nasıl değerlendireceğimize dair bir model sunacaktı. Montgomery sözlerine şöyle devam eder:

“Bilim insanları insanlığın en yakın akrabaları olan şempanzelerin bilinçli varlıklar olduğunu ancak benim yaşamım sürecinde kabul etmeye başlamışlardı. Peki, bizden çok farklı yaratıklarda bu kadar tanıdık bir şey bulmak için uzaya gitmemiz ya da bilimkurgu okumamız mı gerekecek? Bir araştırma aracı olarak sadece aklımı değil, kalbimi de kullanırsam, bu hayvanların iç dünyaları hakkında ne keşfedebilirim?

Birinin kendi duygularını diğerine yansıtmasının kolay olduğu doğrudur. Bunu insan arkadaşlarımızla her zaman yapıyoruz… Bir hayvanın duygularını yanlış yorumlamaktan çok daha kötü bir hata, hayvanın hiç duygusu olmadığını varsaymaktır.”

Montgomery, bu soruları dünyanın en uzaylıya benzer yaratıklarından birini tanıdığı New England Akvaryumu'na getiriyor – bu da nefis kitabı “The Soul of an Octopus”un (Bir Ahtapotun Ruhu” konusu. Yazar şöyle diyor:

“Bir ahtapotun niyetini okumak, bir köpeğinkini okumak gibi değildir. Köpeğim Sally’nin duygularını bir bakışta okuyabiliyordum, görebildiğim tek yeri kuyruğu ya da kulağı olsa bile. Ama Sally ailemdi. Tüm plasentalı memeliler gibi köpekler de genetik materyalimizin yüzde 90'ını paylaşır. Köpekler insanlarla birlikte gelişti.Octavia ben, yarım milyar yıllık evrimle ayrı düştük. Denizle kara kadar farklıydık. Bir insanın, bizden bir ahtapot kadar farklı olan bir canlının duygularını anlaması mümkün müdür?”

Octavia, bu imkansız ve neredeyse mucizevi, türler arası yaratıksal bağlantıya yavaşça izin verirken, Montgomery, antik Yunan filozofu Thales of Miletus'a atfedilen kavrayışı şöyle ifade ediyor: "Evren canlı, içinde ateş var ve tanrılarla dolu." - ve şöyle yazar:

“Bir ahtapotla arkadaş olmak – bu dostluğun onun için anlamı ne olursa olsun – bana dünyamızdaki pırıltının bizden çok daha canlı, çok daha kutsal olduğunu gösterdi. Hayal bile edilemezdi.”

Belki de kutsallık, her şeyde güzelliği bulma kapasitesinden başka bir şey değildir – Montgomery’nin Güney Amerika ormanlarının kalbinde, Dünya'nın en büyük tarantulası ile şaşırtıcı bir karşılaşmada öğrendiği bir şeydir.

225 gram ağırlığında, kayısı büyüklüğünde bir kafası ve yüzünüzü kaplayabilecek büyüklükte bacakları olan Clarabelle adlı bu “Goliath birdeater” cinsi tarantula, Montgomery’ye şefkat konusunda beklenmedik bir ders verir – daha doğrusu ötekiliği algılamak ve almak için gerekli olan kalbin nasıl açılması gerektiği konusunda. Montgomery, bu aydınlatıcı deneyimi şu sözlerle anlatır:

“Elimin üzerine yerleşene kadar kıllı bacaklarını birbiri ardına uzattı. Ayaklarının ucundaki çengelli yapıyı belli belirsiz hissediyordum. Ben hayranlık içerisinde ona bakarken bir an için durdu. Ayaklarının ucu süslü bir pedikür yaptırmış gibi pespembeydi. Bu nedenle türleri pembe parmak tarantula olarak bilinir. Son derece uysaldırlar ve nadiren ısırırlar. Tüyleri bile genellikle rahatsız edici değildir.

Yürümeye başladı. İlk başta yavaşça, küçüklüğümde baktığım kaplumbağamın yaptığı gibi. Bu tarantula da muhtemelen kaplumbağam kadar ağırdı.

Ardından büyülü bir şey oldu. Onu elimde tutarken kendimi bu yaratıkla tam olarak bağlantıda hissediyordum. Artık onu gerçekten büyük bir örümcek olarak değil, küçük bir hayvan olarak görüyordum. İkisi birdendi. Hayvanlar sadece memelileri değil; kuşları ve sürüngenleri, böcekleri, balıkları, örümcekleri ve çok daha fazlasını içerir. Bu tarantula bir sincap gibi tüylü ve üstesinden gelinebilecek kadar büyük olduğu için onu ve örümcek akrabalarını yeni bir ışıkta gördüm. O, eşsiz bir bireydi ve benim elimde, benim bakımımdaydı. Tenimde yavaşça yürümesini izlerken bir şefkat dalgası üzerimden geçti.

Hayatını bizim kendi hayatımızı sevdiğimiz kadar seven minik yaratıkların ruhlarıyla zengin bir dünyanın, tahmin ettiğimden daha da dolu olduğunu fark ettim.”

Sy Montgomery’nin yapıtı, insanları içinde yaşadıkları gezegeni keşfetmeye davet eden gerçek bir serüven. "Nasıl iyi Bir Varlık Olunur" kitabını okumak isterseniz buraya tıklayabilirsiniz. Ya da bu güzellikleri fark edebilecek kadar vaktiniz yoktur. Ne dersiniz?

Maria Popova (Brain Pickings)

Çeviren: Pınar Göker



Kapat